Belçika-Lüksemburg-Prag Gezisi – 3. gün Ghent

Aslında planımız Brugge’den trenle Brüksel’e geçmekti. Sabah kalkıp odayı topladık sonra da kahvaltıya indik, standart Avrupa kahvaltısından (ben sadece kruvasanlarını seviyorum) sonra otelden ayrılıp tren istasyonuna gitmek için Markt meydanında önce magnet aldık daha sonrada otobüse bindik. 10 dakikalık yolculuk sonrası tren istasyonunda inip Brüksel için bilet aldık. Bilet fiyatı kişi başı 14 euro ve tüm gün geçerli. Brüksel Brugge ‘e 85km uzaklıkta ve yolculuk 1 saat sürüyor. Trenler oldukça konforlu,sessiz ve hızlı.

Tren Brugge’den kalktıktan yaklaşık yarım saat sonra Ghent şehrinde yolcu indirmek/bindirmek için durduğu sırada kız arkadaşım acaba Ghent’i de gezsek mi dedi, trenin ne kadar daha kalacağını bilemiyorduk, elimizde kocaman bavulla insek mi inmesek mi diye düşünürken son anda karar verip indik 🙂 İndiğimizde saat 11:30 idi. Şehri gezmek için önce bavulumuzu istasyondaki kilitli dolaplara bırakıp bilgilendirme ofisinden bir harita aldık. Ayrıca Brüksel biletimiz yandığı için ayrıca birer bilet aldık. Nereye gideceğimizi planlamaya çalışırken istasyon çıkışında bir Türk genç bize yardımcı oldu. Tramvay ile şehir merkezine gidebileceğimizi ve ayrıca bu hafta şehirde festivalin başlayacağını, katılabileceğimizi söyledi. Biz festivali şehrin bir noktasında olur herhalde diyerek çok umursamadık ve teşekkür edip tramvay istasyonuna doğru gittik.

Tramvay istasyonundaki bilet makineleri en fazla 10 euro banknot alıyormuş, tonton bir amca bize yardımcı oldu ve 20 euromuzu bozdu. 2 bilet için toplam 8 euro verdik ve 1 numaralı tramvayı bekledik. Tramvaya bindikten sonra acaba neresi şehir merkezi diye anlamaya çalıştık, sonra da en çok insan nerede iner/binerse orada inmeye karar verdik. 10 dakika süren yolculuk sonrasında kalabalığı takip edip bir durakta indik. Durakta iner inmez doğru bir karar verdiğimiz anlaşıldı. İndiğimiz yer şehrin turistik merkezine 50 metre uzaktaydı. İndikten hemen sonra kız arkadaşım cadde üzerinde insanların büyük kaselerde çorba içtiği Soup’R isimli bir restoran gösterdi, şöyle bir çorbalara bakıp içeri girdik. Kız arkadaşım için en küçük kasede yeşil bir çorba (ne olduğunu hatırlamıyorum içindekilerin) kendim için de kepek ekmekli sandviç sipariş ettim. Kase boyutları inanılmaz, en büyük boy çorbalar bizdeki tencere boyutuna ulaşabilecek büyüklükte. Daha sonra restoranın daha çok kadınlar tarafından tercih edildiğini anlayabiliyorsunuz, çünkü çorbalar ve sandviçler genelde hafif, diyet ürünlerden yapılıyor. Çorbaları gerçekten başarılı bu arada. İkinci kez gittiğimizde domates çorbası denedim oldukça güzeldi.

Yemek sonrası şehri turlamaya başladık. Festival konusunda yanıldığımız hemen anlaşıldı, elektrik direklerinde duvarlarda, 17-27 Temmuz tarihleri arasında tramvayların merkeze girmeyeceğine, bazı yolların kapalı olacağına dair yazılar vardı. Meğer festival tüm şehirdeymiş ve işin kötüsü festival bizim Ghent’te olduğumuz gün başlıyormuş. İşin iyi yanı festivale denk gelmiş olmamız, kötü yanı ise Ghent’te kalmayacak olmamız ve günün yarısına kadar standların kurulmayacak olmasıydı. İşte o an keşke Brugge’de 2 gece yerine 1 gece kalıp, diğer geceyi Ghent’e ayırmış olsaydık dedim kendimce. Elimizdeki haritaya bakmadan zaten küçük olan şehrin sokaklarına daldık. Her yerde, her sokakta, her meydanda festival hazırlıkları vardı. Standlar kuruluyor, reklam tabelaları asılıyor, elektrik ve ses düzenekleri hazırlanıyordu.

Uzun uzun dolaşıp sonunda şehrin en turistik merkezi olan Sint-Michielsbrug (Saint Michael Köprüsü) isimli köprüye geldik. Köprünün iki tarafında birer büyük kilise var. Biri Sint-Michielskerk (Saint Michael Kilisesi), diğeri de Sint-Niklaaskerk (Saint Nicholas Kilisesi). Bunlardan Sint-Michielskerk kilisesine girip içerisinde biraz dolaştık. Köprü üzerinden fotoğraf çekip nehir boyunca gezindik, kurulan standlara baktık. Tekrar kiliselerin olduğu meydana döndüğüüzde güneş hala yakıyordu. Sint-Niklaaskerk kilisesinin bir cephesinin yakındaki Stadshalpark isimli minik parkta biraz oturup dinlenmeye çalıştık.

Sint-Niklaaaskerk
Sint-Niklaaskerk
Sint-Michielskerk
Sint-Michielskerk

İnternetten öğrendiğimiz Gravensteen (Castle of Counts) kalesine kısa bir yürüyüş yaptık. Kale 1180 yılında yapılmış ve West Flanders (Brugge ve Ghent’in olduğu bölge) bölgesinin kontunun kalesiymiş. Ayrıca o dönemlerde bir mahkeme ve cezaevi olarak kullanılıyormuş. Daha sonra fabrika olarakta kullanılan kale restore edilmiş ve müze haline getirilmiş. Müzenin en ilgi çeken kısmı kuşkusuz ortaçağ işkence aletlerinin ve araçlarının sergilendiği kısım. Müzenin gezi rotası oldukça güzel planlanmış ve düzenlenmiş. En üstteki surlara çıkıp tüm şehri görebiliyorsunuz. Ayrıca en üstte ortadaki alana konulan bir ses cihazı ile gezen turistlerin gerçekten bir kale/cezaevi içerisinde olduklarını hissettiren bir müzik yayınlanıyor, ürpermemek mümkün değil. Müzeye giriş kişi başı 10 euro, indirimli biletler (öğretmenler, 65 yaş üstü, gruplar) 7,50 euro. Ancak başımıza ilginç bir şey geldi. Ben ya da kız arkadaşım herhangi bir şekilde bir şey söylemediğimiz halde bizden 17,50 euro aldılar. Kız arkadaşımın öğretmen olduğunu nasıl anladılar bilemiyoruz 🙂

Gravensteen
Gravensteen (Castle of Counts)
Gravensteen
Gravensteen (Castle of Counts)

Gravensteen Manzara
Gravensteen ‘den Ghent manzarası

Gravensteen kalesini gezdikten sonra hem biraz dinlenmek hem de biraz serinlemek için kalenin çevresinde kurulan festival standlarına bakındık, henüz bira satışları başlamamıştı. Biz de Gravensteen kalesine bakan De Sorre isimli bir bara oturduk. Kız arkadaşımla birlikte 3-4 farklı bira denedik. Bunlardan en çok Augustijn isimli birayı beğendim. Sıcak havada kesinlikle serinletiyor 🙂 Biz barda otururken standlar yavaş yavaş satışa başlıyordu, biz de biraz gezinelim, standlarda bira ve yemek deneyelim diyerek tekrar yollara düştük.

Gravensteen kalesinin önündeki köprüden geçip Groentenmarkt meydanına oradan da belediye binasına kadar yürüdük. Belediye binasının yanından Sint-Niklaaskerk kilisesine giden yolda standlar oldukça renklenmişti. Buradaki standlardan birinden oldukça güzel görünen birer sandviç, başka bir standtan kız arkadaşıma Kriek kendime de Kaiser marka bira aldım. Daha sonra yol boyunca başka bira standlarından bir çok bira denedik. Bu arada yine standlardan birinden Afrika yemeklerine bakındık ve bizdeki kuskus piavına benzeyen etli pilav yemeği aldık. Yanına elbette bira. Sokaklardan birinde festival için kurulan bir sahnein önündeki masalarda yemeğimizi yedik, biramızı içtik.

Akşam oluyordu ama hava geç karardığı için belli olmuyordu. Brüksel için aldığımız tren biletinde saat olmadığı için gidiş saatimizi biz belirledik. Akşam 20:00 treniyle Brüksel’e gitmek için istemeyerekte olsa tramvaya binip Gent-Sint-Pieters tren istasyonuna döndük. Bavulumuzu alıp Brüksel trenine bindik. Yaklaşık 35 dakika sonra Brüksel Merkez Tren İstasyonu’nda indiğimizde henüz hava kararmamıştı. Elimizdeki haritayla yolumuzu bulmaya çalışırken gezinin en büyük ve kötü sürprizlerinden biri başımıza geldi, bavulumuzun tekerleri bozuldu ve dönmeyi bıraktılar. Tekerleri dönmediği için bavulu taş blok çeker gibi çektim gezinin kalan günlerinde. Niyeyse metro yerine yakın olduğunu düşünüp yürüyerek gittik otele. Aslında mesafe kısa, yaklaşık 900 metre. Ama Brüksel caddeleri biraz büyük ve sokak/cadde isimleri iki dilde (Fransızca ve Flemenkçe) yazıldığı için kafa karıştırabiliyor.

Otelimiz Hotel ibis Bruxelle Centre Ste Catherine ismini hemen yanındaki Sint-Katelijnekerk kilisesinden alıyor. 3 yıldızlı otel hem yer olarak hem de sağladığı olanak ve konforla verdiğimiz paradan daha fazlasını hak ediyor gerçekten de. Otelin arkasındaki Sint-Katelijneplein meydanında, 50 metre uzaklıkta, metro istasyonu var. Mayıs ayı sonunda bu meydanda açık havada caz dinletileri yapılıyormuş. Ayrıca meydanda bir çok restoran var.

Otel odası biraz küçük ama beklentilerimizi kesinlikle karşılıyor. Banyo oldukça küçük, 2 kişi yanyana duramıyor. Aynı şekilde duş ortalama bir insan için düşünülmüş, kilolu birinin girip çıkması neredeyse imkansız. Banyonun penceresi ise kiliseye bakıyor. Gece tüm elektronik cihazlarımızı şarj için prizlere taktık, hatta telefonlardan birini LCD TV’nin USB soketine bağladık yeterince şarj adaptörümüz olmadığı için. Tüm günün yorgunluğundan dolayı duş alıp uyuduk.

1. Gün Brugge
2. Gün Brugge
3. Gün Ghent
4. Gün Brüksel
5. Gün Lüksemburg
6. Gün Prag
7. Gün Prag
8. Gün Prag

Leave a Reply


*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.