Amsterdam’da yapmayı istediğimiz etkinliklerden biri de kanallar turuydu. Hava açık olduğu ve çok soğuk olmadığı için kanal turu için de oldukça uygun bir gündü. Bunun için Leidsplein meydanındaki, otele en yakın tur Blue Boat şirketinin turunu kullandık. Tur gişesine gittiğimizde en yakın tura yaklaşık 40 dakika vardı biz de yakındaki park olan Vondelpark’ı gezdik. Şehrin en büyük parkı olan VondelPark, Amsterdam’ın tam ortasında yer alıyor. Büyük, yemyeşil parkın içerisinde çocuklar için oyun alanları, yürüyüş ve paten parkurları, bir konser ve gösteri alanı bulunuyor. Biz Ocak sonunda gittiğimiz için tadını çıkaramadık ancak ilkbaharda kesinlikle çok keyifli zaman geçirilebilir.

Vondelpark, Amsterdam

Tura dönersek; 75 dakika süren turun fiyatı kişi başı 16 euro, ancak biletleri online alırsanız 14 euro. Biz I Amsterdam kart kullandığımız için ücret ödemedik. Botların üzeri cam tavanla kaplı ve etrafı izleyebiliyorsunuz. Sesli rehberlik sistemi için kulaklık dağıtılıyor ve sistem yolcuları 15 farklı dilde, Türkçe yok, bilgilendiriyor. Yürüyerek geçmediğimiz sokakları, göremediğmiz binaları tur ile görme imkanı bulduk. Hava güzelse gezmek oldukça güzel olabilir.

Turdan sonra ayaküstü bir şeyler atıştırıp şehri turlamaya devam ettik. Bir sonraki durağımız Anne Frank Evi (Anne Frank Huis) oldu. II. Dünya Savaşı sırasında Yahudi soykırımından kaçarak Amsterdam’da bir evin gizli bölmesinde yaşamak zorunda kalan bir ailenin kızı olan Anne Frank
saklanmaları sırasında yazdığı, günlük yaşamlarını, duygularını, isteklerini yazdığı günlüklerle ünlü. Gizlendikleri yer isimsiz bir ihbar sonucu tespit edilmiş, aile tutuklanıp Auschwitz toplama kampına gönderilmiş, daha sonra ise aktarıldığı Bergen-Belsen toplama kampında 15 yaşındayken, hayatını kaybetmiş. Aile burada 2 yıl boyunca saklanmış, eski çalışanlarından yiyecek ve moral desteği almışlar. Anne Frank Evi, ailenin 1942-1944 yılları arasında saklandıkları bu evin müze haline getirilmiş hali. Müzede o dönemden pek bir şey kalmamış, açıkçası en azından eşyaların kopyalarını yerleştirmiş olmalarını beklerdim ama fotoğraf ve video gösterimleri ile yetinmek zorunda kaldık. Bu haliyle insana o dönemin yaşantısını, yaşam zorluklarını, savaştan ve kıyımdan kaçan bir ailenin gökyüzüne bile bakamamasını anlatamıyor, Böyle olunca da haliyle tarihi bir ev olmaktan öteye gidemiyor benim görüşüme göre. Anne Frank günlüklerinin bir çok basımı var, aslında tamamını okumak gerekiyor bu söylediklerimi gerçekten anlayabilmek için. 15 yaşındaki bir kızın hayata sadece günlükleriyle sarılmaya çalışmasını anlayabilmek için. Anne Frank House müzesine Centraal Station tramvay istasyonundan kalkan 13 veya 17 numaralı tramvaylarla ulaşabilirsiniz. Giriş ücreti 10 euro.

Şehirde biraz gezindikten ve dinlendikten sonra akşam olmadan Heineken Experience ‘a gidelim dedik. Heineken Experience, Heineken biralarının üretildiği bir atölyenin müze/eğlence mekanına dönüştürülmüş hali. 1988 yılında müze haline gelmiş, 2008 yılında ise yenilenmiş ve şu an ki halini almış. Tabii bilet fiyatları da artmış 🙂 Müzeye gruplar halinde girip bira tadımı yapabiliyor, bira üretimi hakkında bilgi alıp videoları izleyebiliyor, fotoğraf çekimlerine ve yarışmalara katılabiliyorsunuz. Duvarlarda Heineken tarihine ait fotoğraflar ve videolar yayınlanıyor. Ayrıca hareketli platformlu bir odada biranın üretimi simulasyon olarak veriliyor. Benim gibi bira ve tarihe meraklıysanız gitmenizi tavsiye ederim. Giriş ücreti kişi başı 16 euro, içeri girerken kolunuza taktıkları bileklikteki düğmelerle 2 adet 25cl bira içme hakkınız var. Ayrıca içerideki yarışmalarda da ücretsiz bira kazanma şansınız var. Bizde I Amsterdam kart olduğu için 2 kişi için 27 euro ödedik. Heineken Experience’a Centraal Station’dan kalkan 16 veya 24 numaralı tramvaylarla ulaşabilirsiniz, tramvay durağı oldukça yakın.

Bu kadar gezip acıkınca kız arkadaşımın ısrarı sonunda yemek için yine Satellite Sports Bar’ı tercih ettik, yine sınırsız soslu kaburga et menüsünü seçtik. Sosları gerçekten başarılı.

Yemek sonrası bu kez Red Light yerine Bulldog isimli bir cafeye gittik, dumanaltı ama eğlenceli bir yerdi. Birşeyler içip bir kaç saat kaldıktan sonra bir sonraki gün İstanbul’a döneceğimiz için otelimize erken döndük.

Dönüş günü, birkaç hediyelik ve Hema’dan içecek ve peynir aldık, merkez istasyondan havaalanına trenle geçtik. Sonra Pegasus’la ver elini İstanbul. Dönmeseydik iyiydi 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *