Sabah erkenden uyanıp, eşyaları yükleyip 6:00 gibi garajdan çıktım. Her zamanki gibi 2 sırt çantası ile gidiyorum biri sele altında, diğeri arka selede. Topcase içinde yedek ayakkabı, ince elyaf mont, kilitler ve fotoğraf makinası, bir de şehir içi geziler için küçük bir sırt çantası var.

Son dakikalarda baktığım hava durumuna göre Batı Karadeniz’in o tarihlerde yağmurlu olabileceği görünüyordu ben de o yüzden rotamı ani bir kararla tersine çevirdim. Yağmur da sürmek hadi neyse de, şehir yağmurlu olunca gezmek mantıklı olmayacaktı. E5 üzerinden Eskihisar’a ulaşıp feribotla Topçular’a geçtim. Bursa üzerinden yol genelde bol kamyonlu ve için kalabalık olacağı için, hem de yol daha uzadığı için Karamürsel üzerinden İznik yoluna girdim. Bu yolu 2018 yılında Aprilla Scarabeo 200cc scooterimla geçmiştim, o zamanlar oldukça acemi olmama rağmen iyi iş çıkarmışım zamanında, çünkü yol bazı yerlerde keskin virajlı ve dar.

Karamürsel – İznik yolu, yemyeşil bir doğaya sahip, asfaltı iyi bir yol, önce tırmanıp ardından gol seviyesine kadar iniyor. Yol genelde sakin oluyor, çok fazla kullanan olmuyor. Bir kaç ticari araç ve kamyona denk geldim o kadar. Yolun gole ulaştığı Boyalıca köyünde durup gol kenarında fotoğraflar çektim. İznik’e varmadan önce İznik’te yaşayan arkadaşlarıma mesaj attım ama yanıt alamadım, meğer gece bir düğüne katıldıkları ve geç yattıkları için telefonlarının sesini kapatıp Cumartesi sabahını uyuyarak geçirmişler. Aslında Eskişehir’de çalıştıkları/yaşadıkları, sadece yazları İznik’te oldukları için yazdığım mesajda “Neredesiniz? :)” diye sormuştum. Onlar uyurken ben İznik Golü’nün kenarında çay-simit kahvaltısı yapıyordum, onlar yanıt yazdığında ise Eskişehir yolunun yarısındaydım. Gidişte görüşemedik ama dönüşte görüşebildik 🙂

İznik-Adapazarı yolundan Osmaneli yönüne ayrılan kısmı hafif virajları olan güzel bir yol, kesinlikle öneririm. Bilecik – Bozüyük – Eskişehir yolunu ise hem yoğunluğu hem de sağ serisidinin bozulmuş asfaltı yüzünden sevemedim. Sol şerit daha iyi durumda ama sürekli sol şeritte gidemedim, sürekli birileri fazla yaklaşıyor. Yol boyunca yavaş bir tempoda ilerledim, sonuçta hiç acelem yoktu. Bilecik civarında neredeyse 2km uzunluğunda bir tünelde her şey sanki o kadar yavaşladı ki bir an uykum geliyormuş gibiydi.

Eskişehir’e yaklaşırken İznik’te uyuyan arkadaşımdan mesaj gelince ondan Eskişehir’de kalacak otel önerisi istedim ama isimlerini verdiği 2 otelde de o gece için yer kalmamıştı. Ben de onların önerdiği otelin tam karşısında bir otele yer sordum, odasını ve fiyatını da uygun bulunca 2 gece kalmak için anlaştım. Motosikleti de otelin anlaşmalı olduğu açık otoparka bıraktım. Otoparkta tek gölge olan, ağacın altına, otoparkın işletmecisinin kendi aracının yanına bırakıp kilitledim, çok şanslıydım. Yine her zamanki eşya indirme, toplama vs derken günün yorgunluğunu atmak için minik ama temiz odama çıktım, hemen düş ve dinlenmeye geçtim.

Akşama doğru Eskişehir’i gezmeye çıkmadan önce otele yakın bir bölgede, salaşlıktan dökülen bir esnaf lokantası buldum. Esnaf lokantalarında yemek yemeyi her zaman sevmişimdir.

Eskişehir sokakları, özellikle Porsuk Çayı’nın etrafı, pandemi sonrası ilk serbest zamanlar olduğu için mi bilemiyorum inanılmaz kalabalıktı. İnsanlar kendilerini sokağa atmıştı sanırım, tüm şehir sokaktaymış gibiydi. Akşam saatlerinde Eskişehir’in İstiklal Caddesi sayılabilecek olan Vural Sokağı’nı buldum, barlarla dolu bu sokak gerçekten kalabalık ve eğlenceliydi. Bazı barlarda yer yoktu, sap bir şekilde zar zor girdiğim bir barda 2 bira içtim, canlı müzik dinledim ve otele döndüm. Tek başına gezmenin benim için en kötü yani akşamları zaman geçirmek oluyor. Sohbet edecek biri olmayınca insan erkenden mekanlardan ayrılmak zorunda kalıyor.

Gece 00:00 gibi uyuyup sabah erkenden uyandım, yatakta biraz tembellik yapıp 09:00 gibi düş alıp çıktım yollara. Bir gün önceden, gezmeyi düşündüğüm yerleri haritamda işaretlemiştim, bu işaretlemeye göre de kendime bir rota çizdim. Bu rotaya göre ilk durağım Devrim arabasının olduğu Turasaş müzesi. Bu minik müzede Devrim ve Tulomsaş’ın ürettiği 2 buharlı lokomotif sergileniyor.

Kısa bir geziden sonra tren istasyonundaki TCDD müzesinin yerine de baktım ama Pazar günleri kapalı olduğu için orayı ziyaret edemedim. Ben de yolumun üzerindeki Havacılık Parkı’na gittim ama burada da şanssızlığım devam etti, park/müze tadilat çalışmaları sebebiyle ziyaretçi kabul etmiyordu. Havacılık parkında da umduğumu bulamayınca Sazova Kültür Parkı’na doğru yöneldim. Bu park inanılmaz büyük ve yemyeşil. İçerisinde, çocuklar için faydalı olabilecek etkinliklerin olduğu Şu Dünyası, Uzay Bölümü, Masal Şatosu, Korsan Gemisi vs gibi bölümler var. Ayrıca bir Miniatürk kopyası ve büyük bir gölet de var. Göletin etrafında 2-3 tane restoran/cafe, gölet üzerinde bir zipline (Türkçesi nedir bilmiyorum) var. Çocuklu aileler için bulunmaz bir nimet bence. Parkta bir kaç fotoğraf çekimi daha sonra da cafelerden birinde kahve ve puro keyfi yapıp tekrar yola koyuldum.

Bir sonraki durağım belediyenin botanik parkı idi ama kapısına kadar gidip içeri girdim, sebebi ise o an bir düğün organizasyonuna ev sahipliği yapmasıydı, koşarak kaçtım.

Botanık parkından sonra Eti Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret ettim. Görece küçük bu müzede Eskişehir, Bilecik, Bozüyük civarında bulunmuş tarihi eserler sergileniyor. Büyük boy heykeller, mezar lahitleri, stel gibi buluntular çok başarılı bir şekilde sunulmuş. Müzenin çok güzel müzikler çalan bir de küçük bir cafesi var. Müzeye gitmeseniz dahi cafeye girebilirsiniz.

Müzeden sonraki durağım ise Odunpazarı Evleri oldu. Tarihi Odunpazarı evleri bölgesi Eskişehir’in en kalabalık ve turistik yerlerinden, şehre gelen her turistin uğrak yeri. Mahalle çoğunlukla Osmanlı Dönemi evlerinin tadilatı ve restorasyonu sonrasında cafe, restoran, müze ve hediyelik eşya dükkanlarına çevrilmesiyle oluşmuş gibi. İlk görünüşte eski dönem evleriyle dolu, denizi olmayan bir sahil tatil beldesi gibi geldi. Her yer magnet ve cafe dolu. Fotoğraf çektiren Instagram kızları her evin renkli kapılarında verdikleri onlarca pozla erkek arkadaşlarını, kocalarını baymakla meşguldü. Bir kaç fotoğraf çektim ama hava çok sıcak olduğu için kapalı bir mekana girme isteği duydum, bu amaçla da daha önceden belirlediğim 2 müzeyi gezdim.

Bunlardan birincisi İsmet İnönü’nün İnönü ve Sakarya muharebeleri sırasında kaldığı ve karargah olarak kullanılmış olan şimdi “Kurtuluş Müzesi” olarak isimlendirilmiş konak. 2 katlı bu küçük konak, yanmış ve yıkılmış halinden eser kalmayacak şekilde, çok güzel bir şekilde restore edilip müze haline getirilmiş. Müzede, Kurtuluş Savaşı döneminden fotoğraflar, gazete kupürleri, karikatürler, silahlar, balmumu heykeller sergileniyor. 20 dakikalık bir video gösterimi de var. Cüzi ücretine rehberlik hizmeti de dahil. Eskişehir ‘e uğrarsanız bu küçük müzeyi mutlaka ziyaret edin.

İkinci müze ise, Anadolu Üniversitesi Cumhuriyet tarihi müzesi. 2 katlı bu bina, zamanında türlü devlerin kurumlarının ev sahipliğini yapmış eski bir bina. İçerisinde çok güzel Atatürk fotoğrafları, İnönü muharebelerinden kalma askeri eşyalar, binanın ilk kuruluş amacı olan okul zamanlarından fotoğraflar, öğrenci kayıtları, eğitim malzemeleri, gemi maketleri ve türlü eşyalar var. Biraz konsept karmaşası yaşanıyor olsa da güzel bir müze, üstelik ücretsiz.

Müzeleri gezdikten sonra tekrar Odunpazarı sokaklarına daldım. Restore edilmiş bakımlı evler gerçekten de güzel görünüyorlar. Gezerken içerisinden çok güzel canlı müzik sesi gelen bir cafeye girdim, ismi Rasta olan bu hippi görünümlü bu yer oldukça ilginçti. Biraz oturup kahve ve puro keyfi yaptım ve müzik grubunu dinledim.

Genelde gittiğim şehirleri varsa tepelerden görmeyi seviyorum. Haritada Özgürlük Tepesi ismini görünce meraklandım ve rotamı oraya çevirdim. Bu tepe Eskişehir’in büyük bir bölümünü gören basit bir yermiş, çok bir özelliği olmadığını gidince gördüm. Müdavimleri büyük olasılıkla aşk acisi çeken doğan görünümlü şahınciler, yerdeki kırık bira şişelerinden ve çekirdek kabuklarından belli 🙂 Tepede herhangi bir tesis vs yok, öylesine bir yer.

Dönerken Şelale Park tabelalarını gördüm ama zor geldi gitmek. Zaten bir duman bulutu görünce mangalcılar geldi aklıma ve hemen oradan uzaklaştım.

Günün son durağı ise Kentpark oldu. Eskişehir’de en çok bulunan şey park ve cibörek sanırım. Kentpark girer girmez bana Madrid’in ortasındaki Retiro Park’ı anımsattı. Yapma gölet, etrafındaki cafeler, yeşillikler güzel ama ortamını çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim.

Parktan ayrılıp otele dönmeye ve dinlenmeye karar verdim. Motosikleti yine açık otoparka bırakıp yine aynı esnaf lokantasında bir şeyler yedikten sonra yolumun üzerindeki tekel bayisinden bira alıp odama çekildim. Sabah Ankara yolları…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *